Türklerde Ölüm Kültürü

“Aman ölüm, zalim ölüm üç gün ara ver. Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver.”  der bir Selanik Türküsü. Selanik’te Yeni Cami’de teneşirde yatan nişanlısı için Su Salaları verilirken bu türküyü yakan delikanlı ölüme ara verdiremez, ama bize en ince yerimizden vurarak duyurur acısını. Biz de bir şey yapamayız. En iyisi sadece susmaktır ölüm karşısında bize düşen. En azından ben böyle biliyorum.

Rahmetli şair Cahit Sıtkı Tarancı : “Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü” diyerek, öte dünya beklentisinden söz eder bir ölçüde. Ancak şiirin devamında bu “Bir büyük boşlukta bozulan büyü” ile birlikte gerilerde kalan bu dünyada “unutulmak” da acı bir son olarak vurgulanır.

Türk şiirinde “Buhurdan gibi yıllarca tütecek” olan rint şairimiz Yahya Kemal ise ölümü  “asude bahar ülkesi” olarak düşünmüştür.

Çile Şairi Necip Fazıl Kısakürek için ölüm “güzeldir”. Çünkü “ güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”

Nazım Hikmet, “…ölüm de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum. Bizim cenaze şeklini” diyerek, ölümden korkmadığını belirtmiş. Ayrıca, geleneksel cenaze şeklini de beğenmediğinden söz etmiştir.

İkinci Yeni Şairlerinden Sezai Karakoç, Balkon şiirinde, “Gelecek zamanlarda. Ölüleri balkonlara gömecekler. İnsan rahat etmeyecek. Öldükten sonra da…” diyerek değişen mimari ile birlikte, değişen yaşam ve ölüm kültüründen söz eder.

                                                                 ***

Sevgili okurlarım, bütün bu örneklerden sonra nereye geleceğimi yazının başlığından da anlamışsınızdır, şüphesiz. Hazır dünyamızda yaşayan milletlerin en eskilerinden biri olan milletimizin ölüme bakışı, ölüye karşı tavrı, cenaze merasimi gibi özel başlıklar altında incelenebilecek ölüm kültürü yazımın konusu oluşturacak.

Polonyalı Ünlü Türkolog, Türk Dil Kurumu 15′inci Şeref üyesi Prof. Dr. Edward  Tryjarski’nin ünlü eseri bu yazımın konusu: Türkler ve Ölüm…

Eser, Türkoloji alanında bir kült kitap. 1991 yılında Lehçe yayınlanmış. Türkçemize ise Hafize Er Hanımefendi 2011 yılında çevirmiş. 2012 yılında Pinhan Yayıncılık’tan çıkmış eser. 640 sayfalık, oldukça geniş hacimli ve kendi alanında oldukça doyurucu bilgilere sahip. Eserde, Türkoloji için çok önemli yetmiş iki  sayfalık  müthiş bir kaynakça ve yirmi üç sayfalık etnik, tarihi ve coğrafi adlar dizini ile resimler, fotoğraflar ve çizimlerden oluşan on yedi sayfa bulunuyor.

Böylesine  titiz ve kılı kırk yararcasına, bizim pek de farkında olmadığımız, ölüm kültürümüzü bize anlatan bir “dışarlıklı olarak” kimdir Prof. Dr. Edward  Tryjarski?  Böyle bir çalışma yapmasının amacı nedir?

Kendisi, dünyamızın en saygı değer Türkologlarından ve Doğu Bilimcilerinden. 1923 Varşova doğumlu.  Varşova Üniversitesi’nde Hukuk okumuş. II. Dünya Savaşı’yla birlikte kesintiye uğrayan öğrenim hayatını Osmanlı Türkçesi de dahil olmak üzere yabancı dil öğrenme işine vermiş. 1956′da Polonya Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Merkezi’nde çalışmaya başlayan Tryjarski, asıl ününü Polonya Ermenilerinin kullandığı Ermeni Kıpçakçası Sözlüğü ve Belgeleri kitabı ile sağlamış. 1974’de profesör olan Tryjarski’nin Türkoloji’yle olan ilgisi derinleşerek devam etmekte.

Kitabın çevirmeni olan Hafize Er Hanımefendi,  1966 Niğde, Gümüşler doğumlu. Lise öğrenimini Berlin’de Carl Diem Oberschule’de yapmış. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirince Kültür Bakanlığı, Milli Kütüphane Başkanlığı’nda ve 1992-2002 yıllarında Kültür Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Topluluğu Genel Müdürlüğü’nde mütercim, TBMM’de iki yasama dönemi siyasî danışmanlık görevlerinde bulunmuş. Kendisine, böyle bir çalışmayı dilimize kazandırdığı için, teşekkür ediyorum.

Kitabı okumaya başladığımızda Tryjarski’nin “Türk Okurlar İçin Önsöz”ü ile karşılaşıyoruz ilkin. Kitabının, öncelikle, “Kendinden emin, iddialı bir çalışma olarak değerlendirilmesi” gereği üzerinde duruyor. Kitabının amacını “Türk okuyucuları için yeni tartışma formları ortaya çıkarmak” olarak olduğunu, bu formların nasıl oluşacağını ise zamanın göstereceğini dile getirmekle söze başlayarak , “ Ben yapabildiğimin hepsini yaptım, şimdi sıra en iyisini yapacaklarda.” diyerek ön sözünü bitirmekte.

Eser, beş bölümden oluşmakta: Biyoloji ve Din, Ölümden Törenle Taşımaya, Gömme, Defin Sonrası, Mezar Anıtları ve Diğer Matem Yapıları

Yazar, eserin esas bölümlerine geçmeden önce elli altı sayfalık uzun bir Girişle, Türklerdeki ölüm kültürünün mirası ve bu mirasın dış etkenleri, Türklerin evrensel dinleri ne ölçüde tanıdıkları üzerinde uzun uzadıya durmakta…

Eserin bütününde ölüm  fenomeni en eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli inançlara mensup, çeşitli Türk boylarında (Yakutlar, Tuvalılar, Sagaylar, Şorlar, Tatarlar, Tahtacı Türkmenleri, Sarı Uygurlar, Kırgızlar- Kazaklar) ölüm nedenlerinden başlanarak; ölümden sonraki işlemler, ölüyü gömme tarzları, defin sonrası işlemler, mezarlıklar ve yazıtlar oldukça detaylandırılarak anlatılmış.

Ben bu detaylardan birkaçını yazıma alıyorum. Yazarın yararlandığı kaynaklardan biri olan S. V. Örnek’ in Anadolu Folklorunda Ölüm kitabından yaptığı bir alıntıda, Kayseri, Merzifon, Urfa, Sivas ve diğer illerde yürütülen çalışmada “Ruh Nerededir?” sorusu sorulmuş ve çok farklı cevaplarla karşılaşılmıştır.

“İnsanlar vücuttaki bir bölgeden; kalp, göğüs, kafa, ana rahminden (karın) bahsetmişlerdir. Ruhun var olup olmadığı ve ruhun nasıl yaratıldığı sorusuna da aynı şekilde farklı cevaplar almıştır. Soru sorulan kişiler ruhu somut veya soyut kavramlarla karşılaştırmışlardır. Birinci gurubun şu cevaplarını alıntılayacağız:  “Tıpkı bir nefes gibidir” , “uyku gibidir”, “arı gibidir” , “güvercin gibidir”, “kelebek gibidir” , “sinek gibidir”, “ kuş gibidir”, “insan gibidir. ”.  İkinci grubun cevaplarında ise ruh, tanımlanamayan bir şey, varlık, nesnedir:”, “ Belirli bir biçimi olmayan, uçucu bir şey” , “elle tutulamayan, hava gibi”, “gözle görünmeyen”, “ insan öldükten sonra öbür dünyada yaşamaya başlayan bir varlık”, “açık renkli,  havada süzülen bir şey”, “ renksiz ve şekilsiz bir şey”, “göze görünmeyen manevi bir varlık”, “ gözle görülmeyen bir şey”, “ gözle görülemeyen ve belli bir şekli olmayan bir hayaldir”.  Anadolu halkı,  ruhun insanı sadece öldükten sonra değil, uyurken de terk ettiğine inanmaktadır; uyku, “küçük ölüm” dür.” Anadolu halkının bu kabulleri diğer Türk boylarının “ruh” algıları ile örtüştüğünü yazarın verdiği değişik örneklerden anlayabiliyoruz.

Kitabı okumaya devam ettiğimizde ölümle ilgili değişik  ritüellerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, hava ve hayat şartlarının çok zorlaştığı Orta Asya coğrafyasında toprağı kazamayınca, ölülerin havaya gömülmesidir. Bunun çok değişik tipleri olduğunu, en önemli iki tanesinin, cesedin ağaca ya da tahtadan özel olarak yapılmış iskelelere bırakılmasıdır. Bunlar daha çok Yakutlarda, Tuvalarda, Sagaylarda, Şorlarda, Kırgızlarda ve Tunguzlarda görülen bir gelenek olduğu üzerinde duran yazar;  ölen küçük çocukların da  Sagay ve Şorlarda kayın ağacı kabuklarına sarılarak ormana götürülüp, ulu ağaçların dalları arasına saklandıklarını ve asıldıklarını belirtiyor. Şor Türklerindeki çocukların ağaçlara saklanmasının gerekçesinin, bu küçük çocukların ölüler ülkesine varabilmek için topraktan tekrar çıkabilecek yeterli güce sahip olmadıkları için ağaçlarda muhafaza edilmeleri gerektiğine inanmalarıdır.

Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan çeşitli Türk boylarında toprağa, havaya, suya gömmenin dışında ölüyü yakma geleneğinin de varlığını öğreniyoruz kitaptan. Bunlardan en ilginçleri hiç şüphesiz suya gömme ve pek bilinmeyeni de ıssız bir yere, gömmeden ölüyü terk etmektir. Bu daha çok mezar-yurtlarda gerçekleştirilir. Lamaizm’i kabul etmiş Tuvalılarda yakın zamana kadar var olan bir uygulama olduğunu da ayrıca belirtiyor yazar.

Bu ritüeller arasında Mısırlı Firavunlarda olduğu gibi hükümdarla beraber, sevdiği eşlerinin, hizmetkarlarının da gömülmesi. Kurban edilmesi geleneğinin Eski Türkler’deki varlığı da kitaptan, ölüm kültürümüzle ilgili, öğrendiğimiz gerçeklerden. Yazımı, mezarlıklar ve yazıtlar konusuna hiç girmeden, Hazar Kağanının sulara gömülmesi ile ilgili alıntıyla bitirmek istiyorum:

Edward Tryjarski

“Hazarlarda bulunmuş ve 10. Yüzyılda İbn-i Fadlan tarafından aktarılmış olan kanıtlar, su elementiyle ilişkili bir diğer defin yöntemini gösterir. Halkı tarafından özel anlamlarla donatılmış bir iktidar sahibi olarak değerlendirilen Hazar Kağanının her odasında onun için bir mezar çukuru kazılmış olan yirmi odalı bir yapıya defnedildiği ortaya çıkmaktadır. Definden sonra, yapıya, aşağısında akmakta olan nehir (Volga) yatağı yönlendirilmiş ve her yer  sular altında kalmıştır. Bu yöntemin amacı, ölü kağanın ve onunla birlikte gömülmüş olan eşleri ve cariyelerinin ve hizmetçilerinin ebedi istirahatini temin etmektir. Bu mezar yerinin sırrını korumak için de daha uç bir yöntem uygulanmıştır: Bu mezar sarayı “cennet” olarak adlandırılmakta ve “Kuğun cennete gitti” denilmektedir.”

Bütün bunlardan sonra içinizde  Attila’nın nasıl ve kaç tabuta, nereye ve ne şekilde  gömüldüğünü, defin esnasında orada bulunanların akıbetlerini merak ediyorsanız, kitabı esaslıca okumanızı tavsiye ederim. Bu arada bizim kültürümüzü, bize en iyi anlatanlardan biri olması sebebiyle Edward Tryjarski’ye ayrıca teşekkür etmeyi unutmuyorum.

Kadın Vücudu Üzerine Bir Çalışma: ÇIPLAK KADIN / Adnan Şerifoğlu

(The Naked Woman /A Study of the Female Body)

Kimimize göre karşımız, karşıtımız, kimimize göre tapılası varlık, kimilerine göre amansız kaşık düşmanımız, yeri soframızda öküzümüzden sonra gelen, bütün bir dünya şiirinin neredeyse onlardan bahsettiği kadınlar…

Şimdiye kadar kadınlar hakkında çok şey bilmediğimi bilirdim, hatta bir defasında bir hanım arkadaş ilerlemiş yaşıma ve elimdeki kitaba bakıp, kadınlarla olan maceralarımı da hatırlatırcasına; “Hala bir şey bilmiyor musun kadınlar hakkında? Ayıp, ayıp” diyerek beni tiiye almış biraz da kınamıştı.

Yine de ona kızamamıştım. Çünkü ben karşı cinsle olan ilişkilerimde gerçekten çok başarısız bir adamdım. O arkadaşın da benim de medeni durumlarımızdaki başarısızlığı ifade eden olumsuz değişmeler, boşanmalar, bu işleri benim kadar onun da bilmediğini gösteriyordu; ama onu kırmadım yine de karşı bir cevapla… Ben bu konu ile ilgili ilginç ve değişik okumalara devam ettim. Bunlar bana pratikte bir şey sağlamadı, ama bakış açım değişti. En çok etkilendiklerimden biri, aynı zamanda bilimsel bir çalışma olan, Dr. Louann Brizendine’in Kadın Beyni ile yeni okuduğum ve bu yazımda konu edineceğim Ünlü Desmond Morris’in Çıplak Kadın / Kadın Vücudu Üzerine Bir İnceleme’si oldu. Her iki eseri de altlarını çizerek okudum ve en yakın arkadaşlarıma da okuttum.

John Desmond Morris, 24 Ocak 1928 Purton, Kuzey Wiltshire doğumlu, İngiliz zoolog ve etolojist aynı zamanda sürrealist bir ressam ve popüler yazar olarak da bilinir. Yazarın birçok yayını var. Bunlar, zooloji, etoloji dışında sürrealizmle de ilgili. Yazar çok yönlü, çalışkan, çok üretken bir kişilik. Kendi sitesinde 50’nin üzerinde kitaplaşmış yayın dışında, televizyon dizileri, sürrealist resim sergileri söz konusu ediliyor yazarın aktif olarak üretimlerinden. Yazar akademik kariyerine 1954’te Oxfort’ta başlamış.

Çıplak Kadın 2004’te yayınlanmış İngiltere’de. Türkiye’de Ayşe Aslı Özer’in Türkçesiyle 2006’da yayınlanmış. Eser baştan sona şaşırtıcı anekdotlarla, titiz bir çalışma, tamamen bilimsel gerçeklere dayanılarak, evrimci bir bakış açısıyla kadını konu almakta. Bazen gülüp geçerken, bazen de şaşırıyorsunuz. Kadınların davranışlarına anlam veremezken bazen, bazen de iyi ki biz erkeklere benzememişler diyorsunuz. Ama eser kendisine olan ilgiyi sürekli canlı tutuyor. Sıkılmıyorsunuz. Kadın bütün organlarıyla, bu organların erkeklerdekinden çok farklı olarak algılanan işlevleriyle ele alınmış eserde. İlk çağdaki Müşfik Ana Tanrıça’nı, yerini erkek otoritesine bırakmasıyla nelerin değiştiği ve kadının kayıplarını hatırlatarak esere giriş yapan yazar, erkeklerin ve kadınların evrim sürecini aynı şekilde geçirmediklerinden bahsediyor. Her ikisi de çocukluktan yetişkinliğe geçerken uzun yollar kat ettiklerinden; erkekler davranış bakımından daha çocuksu özelliklere sahipken, kadınlar anatomik açıdan daha çocuksu özellikler taşımaktadır.

Örnek olarak da erkeklerin 30 yaşlarında kaza yapmaya kadınlardan 15 kat daha yatkın olmalarını çocukluktaki oyunlarında sahip oldukları risk alma özelliklerini hala muhafaza etmelerinde gördüğünü belirtir. Daha sonra saç stillerinden giyim tarzlarına; jest ve mimiklerden makyajlarına, tırnaklarına sürdükleri ojelere, fondötenlere kadar kadınla ilgili her konuyu eserde bulmak mümkün. Kadınların yeryüzündeki macerası ve bu macera içinde kaybolup giden, kazanılan, geliştirilen ne varsa kolay ve anlaşılır bir üslup içinde sunuluyor bize.

Sarı ve siyah saçlarla ilgili incelikler; bunlara yüklenen anlamlar. Tarih içinde tekerrür eden beğeniler, modalar. Kadın giysileri ile ilgili icatlar. Bedenin organların kullanılış amaçları. Biz erkeklerin kırk yıl düşünsek aklına gelmeyecek düşünceler, uygulamalar. Kaşların hareketleri ve bunlara yüklenen anlamlar. Kaşların alınma yöntemleri kitapta detaylıca üzerinde durulan konular. Bunların tarihi, sosyolojik, psikolojik nedenleri üzerinde de durulmuş. Kozmetiğin tarihçesinde de direkt olarak kadınlar başrolde. Bu arada dinlerin ve çeşitli öğretilerin tarih içinde kadınlara karşı aldığı tavırlar da ihmal edilmemiş.

Çeşitli toplumlarda kadınların verdiği erotik mesajların farklılığı, ten renginin kapatılmasında kullanılan malzemeler, mesela geyşalarda bülbül gübresi kullanılması, zürafa boyunlara sahip olmak için çekilen ızdıraplar, boyna takılan halkalar, kollardaki bilezikler ve erkekler açısından bunlara yüklenen anlamlar.

Kitapta, bir hayvan olarak, kadın esas alınarak, özele gelindiğinde Amazonlar ve onların göğüslerinden birini kesme maceralarından tutun da üç göğüslü kadınlara insandaki göbek deliğinin bilimsel algılanış dışındaki farklılıkları, buna yüklenen mitolojik anlamlara kadar şaşırtıcı ayrıntıları hiç bıkmadan, usanmadan okumanız mümkün.

Yazar kitabını kadın ayakları ile sonlandırmış. Kitabı baştan sona okuduğunuzda vaktinizi boşa geçirmediğinizi anlıyorsunuz. Okurken anlamsız bulduğunuz birçok şey sonunda gerçek anlamına kavuşuyor ve bir kez daha anlıyorsunuz ki kadınlar bu dünyanın renkleridir. Renklerin olmadığı bir dünyayı düşünmek, bu dünyada yaşamak mümkün mü?

Georges Perec’in Kayboluş’u

Bu romanın  sıradışılığı; önsözünden başlayarak, içindeki bölümlerin içeriğinde devam eder. Otuza yakın bölümü okumadan önce şöyle bir tarayıp bir başkasına aktarmanız istendiğinde susup kalır ve pek bir şey söyleyemezsiniz. Hele bu roman Fransızcadan bir çeviri ve Fransızca’nın en önemli ünlüsü olan  e sesinin hiç kullanılmadığı bir romansa…

Bitmedi; üstelik bu roman Türkçe’ye çevrilirken de e sesi hiç kullanılmamışsa işiniz iyice zorlaşır.

*Mağripli avukatların can pazarı,

* Nahif bir baritonun bir yıldırımla sonlanan kısa hayatı,

*Karnındaki yakut madalyonun hatırına bir piçin safkan İngiliz olarak kabulü,

*Bir sazanın padişahlara layık bir lokuma burun kıvırışı,

*Balık pilakisi yapmaya kalkışıldığında maruz kalınan sıkıntılar,

*Kur piyasasında doların aşırı güçlü oluşunu da ortaya koyan bir aşk masalı,

*Onyıllardır ortaya atılan yalan dolanın ipliği pazara çıkarılarak Titanic’in asıl  niçin battığı,

*Günahkar bir bücürün ahlakdışı yollardan papa olmasına ramak kalması, gibi bölümleri olan bir roman hakkında ne diyebilirsiniz veya nasıl bir ön fikir sahibi olursunuz romanı okumadan?

Kitabın çevirmeni Cemal Yardımcı:

“Fransızca’da e harfi kullanmamaya karar verdiğinizde kelime hazineniz yüzde 30-40 oranında daralıyor. Türkçe’de ise bu oran dörte bire iniyor. ‘Sen, ben, ve, -ken’ gibi kelime ve ekleri kullanamamak insanı bir hayli zorluyor” diyerek yaptığı işin zorluğunu gayet iyi özetliyor aslında.

“Ancak  sonuç olarak Türkçe’de dilime vurulan boyunduruğun  Perec’inkine kıyasla daha hafif olduğunu itiraf etmeliyim” diyerek de Perec’in hakkını Perec’e vermiş oluyor.

Öte yandan kitabın çevirisi hakkında da epey şeyler söylenmiş. Kitabın Fransızcasında Perec’in çok özel bir dile sahip olduğundan, ancak çeviride bu dilin yitirildiğinden dem vuruluyor. Bu konuda pek bir şey söylemeyi doğru bulmuyorum, çünkü ben Fransızca bilmiyorum. Romanın Fransızcasını okuyanlar itiraz ediyor ve romanın çevirisinin aslına göre daha az anlaşılır olduğunu ifade ediyorlar. Çeviride Perec’in de kaybolduğundan söz ediyor kimi eleştiriler. Ayrıca kitabın aslında bulunmayan 5.bölümün (yazar tarafından özellikle atlandığı halde) çevirmen tarafından 5.bölümün eklenmesine ve bölümün başında “Burada, kitabın yarı yazarı C. Yardımcı zorunlu olarak lafa karışır…” ifadesine itiraz ediliyor. Ama Fransız alfabesinde e 5.harfve çevirmen harfin sırasına uymuş aslında. Bizim alfabede ise e 6.sırada ve çeviride de 6. bölüm yok zaten. Yani çevirmen harfin alfabelerdeki sırasına göre 5. ve 6. bölümlerin yerini değiştirmiş.

Daha da ileri gidersek, Cemal Yardımcı, Kayboluş’un özgün metnine kendinden başka bölümler de eklemiş, başlıkları değiştirmiş, Perec’in kitabını başka bir kitaba dönüştürmüş. Örneğin, 17. bölümde,  Fuzuli’den, Bakî’den, Namık Kemal‘den, Fikret’ten, Hamid’den, Yahya Kemal’den, Tarancı’dan, Orhan Veli‘den, Karacaoğlan‘dan alıntılar var. Örneğin:

Aman candan usandırdı gazabdan yar usanmaz mı / Ufuklar yandı ahımdan, muradım mumu yanmaz mı?”

Çevirmen hakkında olumsuz eleştirilere katılmadığımı belirtmek istiyorum ve çevirmene buradan teşekkür ediyorum böyle zor bir romanı bizim dilimize de kazandırdığı için. Çünkü bu eser dünyada sayılı dillere çevrilmiş şimdiye kadar. Sırasıyla Almanca, İngilizce ve İspanyolca’dan sonra da Türkçe. Bence bu önemli ve kim ne derse desin yapılan iyi şeyleri görmek gerekiyor. Üstelik bu konuda bir uzman olan ve Perec Kullanma Kılavuzu’nu hazırlayan Enis Batur’un çeviriyi çok beğendiğini bizzat Cemal Yardımcı ifade ediyor.

1936’da Paris’te doğan Perec ilk kez geniş çaplı olarak1965’te yayımladığı Şeyler’le tanındı ve bu kitapla Renaudot ödülünü kazandı. 1967’de Raymond Queneau ve François Le Lionnais’in kurduğu, matematikçiler ve yazarlardan oluşan OuLiPo (Ouvroir de Littérature Potentielle-Potansiyel Edebiyat İşliği) grubuna katıldı. Bu grup, karşımıza  bugünkü Perec’i çıkardı. Grup özellikle anagramlar, matematiksel söz oyunları ve  bulmacavari yapılarla uğraşmayı seçmişti. Italo Calvino da bu grubun üyesiydi. Perec, bu grubun  etkisinde 1969’da Kayboluş’u yayımladı.

Bu roman bir e lipogramıdır.( Bir harfin kullanılmadığı bir yazım tekniği) Romanda, Anton Voyl (Anton Ssliharf) adlı kahramanın kayboluşu polisiye bir kurguyla anlatılıyor. Anton’la birlikte, dünyadan e harfi de kaybolmuştur. Perec’in kaybolmasına göz yumduğu e harfinin, Fransız işbirlikçiler tarafından Nazilere teslim edilen ve toplama kampında ölen annesini simgelediği rivayet ediliyor. Kitap bir anlamda gücünü de, belki içinde bu e nin bulunmamasından alıyor. Romanda ayrıca bir ailenin yok edilmesi de boşuna değil.Yazar ailesinin yitimini böylece ifade etmiş oluyor.

James A. Kincaid’in ifadesiyle söylersek eğer:

e  pek özlenmediği sürece, eğlencelidir. Bu kitabı fazla anlamak adamı öldürür: ‘Bütün, tamamlanmış bir aydınlanma tarzı parıldayıp donar, göz kırpar sana bana; görüşümüzün, kavrayışımızın sınırları dışında…”

Kayboluş, ilk yayımlandığı 1969 yılından bu yana hayal gücü, mizah duygusuyla bir solukta okunacak bir roman olarak kabul görmüştür. Ayrıca iddialara göre, Perec tarafından açıklanana kadar hiç bir eleştirmen kitabın e harfi kullanılmadan yazıldığını fark etmemiş. Eserde söz oyunlarının dışında, bazı yerlerde kupkuru ifadelere de rastlamak mümkün. Ancak eserin tamamı böyle değil. Bazen çok akıcı bölümler de var. Kitap kendini kolay okutuyor diyebilirim. Eserdeki şiirler harika (bayıldım). Özellikle Mallarmus’a (Mallarme) ait olanı, çevirmen çok güzel ifade etmiş. Biraz da işin içinde dalga var tabii. Ama ben şahsen bayıldım.

Eserde en yakınlarını kaybeden bir çocuğun bir ömür süren derin hüznünün ve doldurulamayan boşluğunun, gülünç öğelerle sarıp sarmalanarak, saf bir edebiyat beklentisi içinde olanların tadına varacakları edebi oyunlarla aktarıldığını görüyoruz. Bir başka açıdan bakıldığında da komplolarla, şaşırtıcı hayatların şaşırtıcı sonlarla bitimlerine tanık olduğumuz fantastik bir öyküdür bu. (Mavrokhordatos ailesinin bütün fertlerinin yok edilmesi) Ama bildiğimiz romanlardan farklı, içinde edebi anlamda çok az şeyin olmadığı çarpıcı bir “başyapıt” la karşı karşıyayız.

Yazımı Enis Batur’un değerlendirmesi ile bitiriyorum:

”Bu kitapta can alıcı ortak noktaya sahip sayısız sözcük kullanılamamıştır: Kayboluş’ta, ‘altıncı harfin’ romana hiç sızmayacağı bir yapı kurmuştur yazar. Büyük paradoks: Çok sık karşılaşılan bir harfin asla okur karşısına çıkmayacağı bir roman yazmaya soyunan yazarın adında dört posta o harfin bulunması. Daha büyük paradoks: İnanılması güç bir ön kuraldan yola çıkmış olmasına karşın, romancının son yarım yüzyılın başyapıtlarından birini yaratması. Kayboluş, harfin sayıyla çarpıştığı, sıfırla sonsuzun birbirini hırpaladığı bir yazı okulunun, Oulipo’nun doruk noktalarından biri. Kayboluş; lirik, akıl dolu, hinoğluhin bir roman.”

( İndigo Dergisi Ocak 2010’da yayınlanmıştır.)

Sizin Kahramanınız Kim ? / Adnan Şerifoğlu

Kahramanlara inanır mısınız? Hiç kahramanınız oldu mu? Onlar olmalı mıdır? Kahramanların çağı bitti mi gerçekten? Kahraman, savaşlarda fedakarlık yapıp bir ulus için, yüce değerler ve inançlar için aziz canını veren kişi midir? Kahraman, olmak isteyip de olamadığımız insan mıdır ? Kahraman, illa ki ölmüş mü olmalıdır yaptığı işin sonunda?

Bütün bu soruları sordurtan ve bazılarının cevabını da okudukça aldığımız bir kitaptan söz etmek istiyorum size; ‘Sizin Kahramanınız Kim?’

Kitap, Ekim 2007′de NTV Yayınlarının 18.kitabı olarak çıkmış. Editörlüğünü Mustafa Alp Dağıstanlı yapmış. Desenlerini Semih Poroy çizmiş. Tasarımı Mustafa Kalemci’ ye ait. Kitapta, çok bilinen kişiler olduğu gibi çoğumuzun adlarını ilk kez, belki, bu kitapta rastladığı 50 kişiden söz ediliyor kahraman olarak….Bunların bazıları birçok yazarın kahramanı: Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal… Bazıları ise hiç duymadığımız bir hikâyenin kahramanı veya bir vatan toprağı: Barut Hüseyin, Anadolu Toprağı…

Editör Mustafa Alp Dağıstanlının  “Sunuş” yazısıyla başlayan kitap 303 sayfa. Her yazının sonunda, yazının sahibi yazara ait kısa bilgiler de verilmiş. Kitapta, kırk yazara ait kırk yazı var. Sunuştan öğrendiğimize göre bütün yazılar, yazarların yaşlarına göre büyükten küçüğe doğru sıralanmış.

Editör, kendi kahramanlık anlayışını ve kahramanlık bakışını şöyle ifade ediyor: “Hayat sadece büyük ihanetlerle ve büyük kahramanlıklarla inşa edilmiyor. Daha çok ucuz ihanetlerle ve gündelik  kahramanlıklarla var ediliyor, kendi küçük  çevrelerinde etkileri olan, takdir gören insanlarla. Ama bu insanların sayıları az ve hâkim anlayış; yaşayış, algılayış karşısında sadece kendilerini koruyabilecek kadar güç sahibi oldukları için ( ki az buz bir şey değil ) etkileri de az ve geçici. Bağımsız kafalı, vicdanı hür, psikolojileri ideolojilerin altında ezilmemiş, iğfal edilmemiş ya da psikolojilerinin yerini şu ya da bu ideoloji almamış, dürüst, namuslu, cesur insanlar.”

Kitaptaki “Kahramanlar Geçidi”, Mehmet Uzun’un “Benim Kahramanım Hektor” yazısıyla başlıyor. Mehmet Uzun, yazısına “Mağluplar: İyi Erdemlerin Sembolü” adını vermiş. Hektor için şunları söylüyor: ” Bu bolluk içinde yine de tek bir kahraman seçeceksem eğer, bu Hektor olacaktır. Dünkü ve bugünkü mağlup ve mağdurların sembolü  Hektor!  Troia’nın asi, ama aynı zamanda asil çocuğu Hektor!

Hayat bir arzular toplamı değil, bir hayal kırıklıkları toplamıdır. Hayatta zaferler sayılıdır, mağlubiyetler sayısız… Hektor’un dramı bunun en iyi örneği…”

Bir başka edebiyat adamımız Enis Batur, “Halikarnas Balıkçısı Neden Kahraman Olmasın?” başlığıyla yer alan yazısında; kahraman, anti-kahraman kavramlarını ele alarak şöyle diyor: “Her çağ, her dönem kendi zihniyet ve kanaat kafeslerini yaratır, büyük şemalar inşa eder ve içine kalıplar yerleştirir. Ama bir de, yerinden kolay kolay oynamayan evrensel kategoriler olduğunu bilmek gerekir: Zamandan da, coğrafyadan da pek etkilenmezler. Kahramanlık ve onun bünyesinden, kaburgasından doğduğunu gördüğümüz anti-kahramanlık onlardan biridir….Günümüz kanaat kafeslerinden biri, hiçbir özgün yanı olmayan “ben kahramanlık kavramına karşıyım, kahramanlardan hoşlanmam” yargısı, çok eskidir aslında: Eski Ahid’ deki  Yunus Peygamberin öyküsünden Don Quijote’ye , oradan Aslan Asker Şvayk’a sayısız örnekte önümüze çıkan anti-kahraman, onlara sımsıcak bakıyorsak, sonuç  olarak bizim kahramanlarımızdır.”

Enis Batur, Cevat Şakir’i kahramanı olarak seçmesinin sebebini de şöyle açıklar:

“Cevat Şakir, İstanbullu köklü bir ailenin üyesiydi. Özelin özeli koşullarda yetişmişti, yeni Cumhuriyet’in yaratmak istediği Batı tipi yüksek kültürlü burjuvanın hazır bir örneği, neredeyse modeliydi. Entelektüel ortamda genç yaşta kendisine bir yer açtı. Siyasal sürgünü kısa sürdü, aftan yararlandı, ama geri dönmedi: Artık bir başkası olduğu için, yalnızca yaşama biçimi ve onu kuşatan değerler bütünü değişmedi, kendisine bir de isim seçti: Medeni Kanun önünde anlamı olmayan, resmi yoldan tescil edilemeyecek bir isim. Hayatı onun içini doldurmakla geçecekti.

Ben, insanın, hayatının bir döneminde böylesine köktenci bir karar alarak her şeyi tersyüz etmeyi göğüslemesini kahramanlık örneği sayıyorum…”

Siz, Enis Batur’a ne kadar katılırsınız bilemem, ancak ben, hem Cevat Şakir örneğine hem de  şu son cümlelerine gönülden katılıyorum: “Kahramanlığın ölmesi, bana kalırsa İnsan’ı  ayıran bir özelliğin ortadan kalkması demeye gelir, ki bana kalırsa mümkün değildir. Olsa olsa kahramanlığı aşılmış bir tipoloji, yapıldığında da aptallıkla özdeşleştirmek söz konusu olabilir, kimsenin işine karışılmaz.”

Enis Batur, Cevat Şakir’i kahramanı olarak seçmesinin sebebini de şöyle açıklar:

“Cevat Şakir, İstanbullu köklü bir ailenin üyesiydi. Özelin özeli koşullarda yetişmişti, yeni Cumhuriyet’in yaratmak istediği Batı tipi yüksek kültürlü burjuvanın hazır bir örneği, neredeyse modeliydi. Entelektüel ortamda genç yaşta kendisine bir yer açtı. Siyasal sürgünü kısa sürdü, aftan yararlandı, ama geri dönmedi: Artık bir başkası olduğu için, yalnızca yaşama biçimi ve onu kuşatan değerler bütünü değişmedi, kendisine bir de isim seçti: Medeni Kanun önünde anlamı olmayan, resmi yoldan tescil edilemeyecek bir isim. Hayatı onun içini doldurmakla geçecekti.

Ben, insanın, hayatının bir döneminde böylesine köktenci bir karar alarak her şeyi tersyüz etmeyi göğüslemesini kahramanlık örneği sayıyorum…”

Siz, Enis Batur’a ne kadar katılırsınız bilemem, ancak ben, hem Cevat Şakir örneğine hem de  şu son cümlelerine gönülden katılıyorum: “Kahramanlığın ölmesi, bana kalırsa İnsan’ı  ayıran bir özelliğin ortadan kalkması demeye gelir, ki bana kalırsa mümkün değildir. Olsa olsa kahramanlığı aşılmış bir tipoloji, yapıldığında da aptallıkla özdeşleştirmek söz konusu olabilir, kimsenin işine karışılmaz.”

Kitaptaki diğer örneklere bakacak olursak, Türk Sinemasının gelmiş geçmiş en üretken oyuncularından olan Cüneyt Arkın’ın kahramanının neden Anadolu Toprağı olduğunu şu satırlardan öğreniyoruz: “Bir ömür boyu zaman geçti. Şimdi çalışma odamda, masamın başındayım. Karşıdaki raflarda anamın kınalı elleriyle ördüğü yıpranmış kalın yün kazağım duruyor. Yanında iki ablamın, gaz lambası altında nakışladıkları yazmaları…Babamın sararmış yaşlı, delik deşik yün çorapları… O kısık gözlerinin yeşiliyle bana bakıyor. Çocukluğumu kederli bir hasretle yaşıyorum. Masamın üzerinde, hemen yanı başımda, genç yaşında iki yavru bırakıp giden ve asla genç kız olamayan çilli burunlu küçük ablamın ana ellerinin bahtsız izlerini yıllarca şefkatle saklayan Anadolu toprağı duruyor. Bir avucu da hâlâ anam kokan yazmanın içinde. Onu tarlamızdan almıştım.

Bereketi merhametinde olan bu dost Anadolu toprağı bizi açlıktan kurtarmıştı.

Engerek yılanları bile yaşayamaz denilen uçsuz bucaksız bozkırın çoraklığında bir koca merhametli ana gibi bizi bağrına basmış, varlığıyla beslemiştir.

Benim kahramanım Anadolu toprağıdır.”

Kitapta adı geçen başka kahramanlardan, Rahmetli Rauf Denktaş’tan, Selahaddin Eyyubi’den Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nden, Hakkarili futbolculardan, Oğuz Aral’dan, Aboye  Sait’ten…uzun uzadıya alıntılarla bu sayfaları doldurmak değil amacım, sıcaktan kavrulduğumuz şu yaz günlerinde. Aksine Ramazan ayını da idrak ederken, başkalarının da var olduğunu, başka öykülerin de yaşandığını göstermek; belki ilham alırız, umutlanırız, daha bir güzel bakarız etrafımıza diye…

Yazımın başında “Kahramanlara inanır mısınız ?” diye sormuştum. Ben hâlâ inanıyorum.

İnanmayanlar da olacaktır. Ali Nesin “Ancak korkaklar kahramana gereksinirler ve ancak korkak toplumların kahramanları olur.” dese bile, O’nun da kahramanı var: Aziz Nesin.

Size, özellikle tavsiyem, kitaptan Haydar Ergülen’in “Kedilerin Florence Nightingale’i” ni okumanız. Sinirlerinize iyi gelecektir…

***İndigo Dergisinde 8 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanmıştır.

INDIGO © 2012 | http://indigodergisi.com

Okuma Sanatı Üzerine / Walter Winkelman ( çev.Melahat Togar)

Goethe, Eckermann ile Konuşmalar’ında doğru dürüst okumayı öğrenmek için seksen yıl harcadığını, yine de kendini bu ülküye tam ulaşmış saymadığını söyler. Goethe bu sözle besbelli okullarda öğrenilen okumayı değil, fakat bu melekeyi işlete işlete onu gerçek okuma sanatı haline getirmeyi kastediyor ve ilerlemiş yaşında bile bu sanata istediği kadar sahip olamadığından dert yanıyor.

Onun üzerinde durduğu bu okuma konusuyla başka büyüklerin de ilgilendiğini görüyoruz. Schopenhauer Hayat Felsefesi Üzerine Toplu Sözler adlı eserinde, okuma ve okuyucu konusu üzerine düşündüklerini nükteli olduğu kadar iğneli cümlelerle anlatmıştır. Örneğin bir yerde “okumak, kendi yerine başka birini düşündürmektir.”, bir başka yerde “okumak , başkasının kafasıyla düşünmektir.” der. İlk bakışta akla ne kadar yakın görünürlerse görünsünler bu fikirleri bir çok yönden çürütmek mümkündür. Ancak biz burada bir polemiğe girmek istemiyoruz.

Tuttuğu iş gereği bilgi toplamak için okumak zorunda olan okuyucuyu , bilgini, üniversiteliyi, edebiyatçıyı, ya da gazete okuyucusunu bir yana bırakarak bizim burada üzerinde durmak istediğimiz ancak amatör okuyucudur. Amatör okuyucu deyince de gerçek okumanın sağladığı o özlü zevkin, sevincin tadını almış okuyucuyu anlıyoruz.

Okumanın çeşitli ve sürekli zevkini duyabilmek için yalnız tecrübe değil, adeta bir nevi hüner sahibi olmak gerekir. Vakit öldürmek için okuyan okuyucuyu burada düşüncelerimizin dışında bırakıyoruz.

Bu okuyucu için seçme yoktur. O, en değersiz kitaplardan tutun da büyük özenlerle sürüm için hazırlanmış magazin ve dergilerin “bekleme salonu edebiyatı”na kadar eline ne geçerse okur ve bu dergilerin sayfalarında rastladığı tanınmış çağdaşlarla yapılmış coşku uyandırıcı konuşmalar, eski büyüklerin özel hayatlarını didik didik eden makaleler, dedikodular, yeni buluş ve keşiflere ait şişirilmiş haberlerle yüzeyde ve ayrıntıda gezinen bu yazılardan öğrendikleriyle yetinir.

Günümüzün ağır yaşama koşulları içinde bu çeşit yazılara ihtiyaç duyulmasını biz normal karşılıyor ve yorgun bir kafanın bu neviden bir kitap veya dergiye sarılmasına bir şey demek istemiyoruz. Ancak, bundan doğan tehlike basit okuyucunun bu yazılarda hayatın özetini bulduğuna ve böylece dünyada olup bitenleri kavradığına inanmasıdır. İkinci bir nokta da bu dergi ve gazetelerin, ailelerin günlük okuması olup kalmasındadır.
Bu türlü yazılar bize acaba bir fayda sağlar mı?

Gerçek niyetine okuduğumuz bu yazılar üzerimizde hiç bir etki yaratmadan, sinemada seyrettiğimiz haber filmleri gibi çabucak unutulup gidecektir. Kafası işleyen kişiye bu okumadan kalan dilinin üstündeki yavan taddır, o kadar. Ciddi okuyucu bununla yetinemez. O, üstün bir amacın peşindedir. Eski bir atasözü “Kiminle düşüp kalktığını söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim.” der. Biz bunu değiştirerek: “Ne okuduğunu söyle, kim olduğunu söyleyeyim.” diyebiliriz.

Vakit öldürmek için okuyanları bir yana bıraktıktan sonra geri kalan okuyucuyu, eline hiç kitap almayanlara bakarak üstün sınıfa ait bir insan saymak da yanlış olur. Kitap okumak başlı başına üstün bir mertebeye erişmiş olmayı belirtmediği gibi kitap okumamak da kafasızlık demek değildir. Okumayı sevmeyen her insana zihin yoran işlerle ilgisi yok, kafası işlemiyor diyemeyiz. Zira, böyle kimselerin dünya görüşleri -zaman zaman garip ve değişik olsa bile- tamamiyle kendi eserleridir. Bindebir bir yazı okuyan, hatta hiç okumayan bu insanların fikirleri genellikle taptaze ve apaçık olur. Sade fakat canlı bir hayat sürdükleri için pek güçlü bir hayat bilgisine sahiptirler. Bunlar, kendi içlerinde bulamadıklarım kitaplardan derlemeye çalışan soluk benizli kitap düşkünlerine zıt tipi teşkil ederler ki, bu ikinciler dünyayı ve hayatı ancak kitaplar sayesinde anlayabileceklerine inanmışlardır. Hayatı doğrudan doğruya değil sanki ikinci elden yaşarlar.

Gerçek bir ihtiyaç duyarak iyi eserlere sarılan okuyucuları da çeşitli gruplara ayırabiliriz. Bazıları okudukları kitaplarda duru fikirleri, diğerleri etraflı anlatılan duygu ve hayalleri arar: görüşleri açıklayan eserleri olduğu kadar, gerçeklere dayananları; duygulara seslenenleri, serüvenleri, gezileri, bulguları anlatan eserleri sevenler vardır. Kimi okuyucu insanların alınyazılarını öğrenmek ister; kimisi ozanların ya da bilginlerin eserlerinde kendi ruhunun yankılarını arar. Biri için kitap, kendi içine dönmek, öteki için, ondan uzaklaşmaktır; yaşanmış bir hayatı canlandıran biyografilerden tad ve zevk almak isteyenlerin yanında şairce bir hayatı, derin düşleri tanımak isteyenler yer alır.

Öğrenmek için, zevk ya da gösteriş için okuyanlar; sanat anlayışıyla kitabı ele alanlar ya da yalnız olaylar üzerinde duranlar; kitaptan az veya çok şey bekleyenler, seyrek okuyan, ya da durmadan okuyanlar, planlı okuyan, ya da aklına estiği zaman okuyanlar, düşünce bolluğu veya düşünce kıtlığıyla kitaba sarılanlar, zekâsı işlek veya durgun olanlar… Görüldüğü gibi çeşitli karakter ve çeşitli ihtiyaçlar bu alanda da -hayatın bütün alanlarında olduğu gibi- birbirinden çok ayrı seviyede basamak ve katların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Doymak bilmeyen hırs ve merakla kitap üzerine kitap okuyan tipe de işaret etmeden geçmeyelim. Cervantes, bunların en bilineni o garip şövalye Don Quixote de la Mancha’nın uyku durak bilmeden, şövalye romanları okuya okuya aklını oynattığını söyler. Bu, kitap okumakla girilen düş ve sihir dünyasında gerçekle ilgili sınır ve ölçülerin nasıl silinip kaybolduğuna klasik bir örnektir.

Edindiği bilgiyi kulpuna getirip göstermek amacıyla eline geçeni plansız bir şekilde okuyan okuyucuyu da ayaklı bir sözlüğe benzetebiliriz. Hiç bir şeyi tam olarak bilmez, ilk bakışta göz kamaştıran bilgisi ise dergi ve gazete bilmecelerinin çözümünde faydalı olmaktan ileri gitmez.

Ozanları tanımak, kadın veya erkek büyük adamların hayatını öğrenip bunları kendine örnek almak, kısaca fikir hayatını paylaşıp ondan faydalanmak isteyen iyi okuyucuya gelince: yayınlanmış eserlerin çokluğu karşısında bunun tutumu nasıl olacaktır? Milyonları aşan kitap sayfalarının içinden kendi aradığı meyvaları nasıl bulup derleyebilir? Tecrübeli ve yetişkin amatör için bile bu, o kadar kolay bir iş değildir.

Faydalı ve meyva verici okuma için akıllı bir insanın yapacağı ilk iş: doğuştan sahip olduğu eğilim ve zevki göz önünde bulundurarak kendisine belli bir alanın sınırlarını çizmesi ve sonra da bu sınırların içinde kalmasıdır. Martin Luther “Biz size ayırdetmeden her türlü kitabı bir araya getirin de koca yığınlar yapın demiyoruz, hayır. Önemli olan hangi kitabı alıp hangisini bırakacağınızdır.. Kitaplığınıza ancak değeri olan kitabı koyun. Bu ayırmayı yaparken de bilgili kişilere danışın!” diyor.

İyi kitap seçiminde kendinize kolaylıkla yardımcılar bulabilirsiniz. Genel kitaplıklar, gazete veya dergilerin kitap sütunları, radyoların kitap saatleri ya da çok okuyan dost ve tanıdıklarınız size istediğiniz bilgiyi verebilirler. Kendine iyi bir kitaplık kurmak -çıkan her yeni kitabı almamak şartıyla- pahalı da değildir. Yeni çıkan kitapların büyük bir kısmı değerlerini uzun zaman muhafaza etmezler. Yazarların çoğu eserlerinden daha uzun ömürlüdür. O halde yalnız okumuş olmak ve üzerinde konuşabilmek için en yeni kitabı almaktan kaçınınız.

Filozof Lichtenberg : “Okurken dikkat edilecek nokta yazarın ne demek istediğini, kitabın ana fikrini bir kaç kelime ile özetlemek ve bunu benimsemekten ibarettir. Okumak böyle olur ve ancak bu şekilde okuyan okuduğu eserden faydalanır. Öyle kitaplar vardır ki onları okumakla ruhumuz hiç bir şey kazanmaz, belki de kaybeder.”

Şüphe yok, okuma alışkanlığını kazanmak için insanın önceleri kendini bir az sıkması gerekir. Ama sonunda bu sıkıntısının değerlendiğini görecektir.

Yaşadığımız devrin koşulları içinde didişme ile geçen günlük hayat insanların tüm gücünü tüketiyor ve ona sindire sindire kitap okuyacak vakit bırakmıyor. Görme – işitme duyularına hitap eden sinema ve radyonun da bundaki etkisini yabana atmamak lâzım. Radyo temsilleri, radyo yayınları aile arasında yüksek sesle kitap okuma geleneğini hemen tamamiyle ortadan kaldırdı. Aslında bu güzel bir gelenek olmakla beraber pek herkesin harcı da değildir. Okuma tiryakisi kendisiyle kitabının arasına kimsenin girmesini istemez. İşitilen çabucak geçer gider. Beğendiği bir fikir, bir cümle veya bir mısraın üzerinde durmak, işittiğini düşünüp eleştirmek, sayfaları çevirip geçmiş bir yere bakmak dinleyicinin elinde değildir. Dinleyici, dil şekil ve özelliklerinin de dilediği gibi tadına yaramaz. Ancak tek başına okuyandır ki okumanın çekimine kendini kaptırıp onun tam tadını çıkarabilir. Beri yandan okuduğu kitap hakkında bir arkadaşla konuşmak ve tartışmak kadar tatlı bir şey de yoktur.

Mutlak yüksek sesle okumak isteniyorsa o zaman, anlaşılması güç, ağır bir eserden çok, meraklı bir roman, ya da yolculuk anıları, hayat hikâyeleri gibi sürükleyici konusu olan hafif bir kitabı seçmek uygun olur.

Biraz da okuduğunu sindiren, ondan tam anlamıyla faydalanan okuyucu tipi üzerinde duralım, etkilenmeden okuyup geçmeye değil de bunun fazlasını isteyen okuyucu bu aradığını nerede ve nasıl bulacaktır? Okuma onun için «Hobby» olmaktan çıkmış hayatın bir nimeti olmuştur. Kitapları elinin altındaki en yakın dostlarıdır. Onun kitaptan duyduğu tadı belki bir müzik parçası çalanın veya açık havada bir gezi yapanın, ya da bir bahçeyi seyre dalanın zevkine benzetebiliriz. Bu anlamda bir okuma iki insan ruhunun en yakın teması demektir. Okuyucu “güzel”in yetiştirici etkisi altında dünya üzerine bilgisini arttırmak ve derinleştirmek amacıyla yanar. Fikirlerinde yanılmadığını görür. Çevresindeki insanlarda bulamadığı anlayış, olgunluk ve avunmayı kitaplarda bulur. Kendini tartar, kişiliğini ve kaderini tanır.

Böyle bir okuyucuya, işlememiş kafalarıyla duymalarına imkân olmayan bu zevklerin yabancısı bir takım kişilerin, bilmedikleri, daha doğrusu bilemedikleri değerleri küçümseyerek “hayatı tanımayan kitapçıl adam” damgasını vurmaları ne kadar yersizdir. Bu gibiler için ancak akılcı olanın, elle tutulur, gözle görülür şeylerin değeri vardır. Ya da maddi fayda sağlayanların…

Oysa, dünya tarihinin büyük başarılar elde etmiş üstün kişilerinin çoğu okumaya düşkün insanlardı: Büyük Friedrich; ve son sevgisinin kitaplar olduğunu, mutluluğunun azımsanmayacak bir kısmını onlarda bulduğunu söyleyen Napolyon gibi…

Gerçekten de iyi bir kitap okurken, en iyi bir arkadaşla başbaşa sayılmaz mıyız? Uluslara, fikir ülkelerine hükmetmiş krallarla konuşmakta, onlarla bir masaya oturmaktayız. O büyük ölüler dipdiri ve ta yanı başımızdadır. Yalnız bu büyükleri tanımak değil, küçük insanların da alın yazılarım öğreniriz. Yabancı bir hayatın içine dalar onu yeni baştan yaşarız. Fikrin dolambaçlı yollarında gezinip, geniş dünyalara ulaşmak elimizdedir..
Bu mutluluğa, elbette ki herkes değil, ancak onu elde etmek için çabalayan ulaşır.

Okuduklarımızın çoğunu sonradan unutacakmışız, ne çıkar? O unuttuklarımızın da hayat ve düşüncelerimiz üzerinde etkisi olacaktır. Nasıl ki terbiyeli ve değerli insanlarla düşüp kalkan, iyi bir çevrede yaşayan insan da, kendi hiç fark etmeden iyiye doğru yön alır ve öylesine gelişir. İstenen de, zaten bu değil midir?

 

Tercüme Dergisi; Sayı : 85, Ocak-Mart 1966